27 Temmuz 2014 Pazar

Ortadoğu


Hey Külâhım...
şimdiyim ve buradayım, hamdolsun teçhizatım bir arada.
bomba yemedim kafama, kurşun isabet etmedi sırtıma.
[ne talih, yüzde kaç nesli azalmışların yanında]
bıçaklanmadım kalbimden desem inanma ama,
kalbi delik deşik olmayan kaldı mı dünyada?

kalp değil ki delinsin, deliklerden ışık girsin.
ışık girmeyen kalbe doktor ne etsin?
ancak çelik kokusu, sade demir soğuğu
kapkara bir naylon parçası,
ateşin bile değmekten korktuğu.

işte Ortadoğu...
insanın başladığı
ve insanın son bulduğu.

bir yanda İsrailoğlunun kalleş varoluşu
öte yanda Müslüman kılığında hain bozguncu
hangi hakla vurursunuz alçaklar
yattığı yerde Yunus'u!

kelimelerden kurşun yapabilsem
ve şu kaba mahluku
kelamıkibar kefeniyle
kağıdın derinliklerine gömebilsem!
di' mi, ne güzel olurdu.

nerede öyle şairlik
öyle efelik, öyle serdengeçtilik!
yaşanmayan kelime ancak sergilik!
di' mi, çok doğru.

***

[içtiğim yel
yediğim yol]

Kadir hürmetine af, afiyet, sekine
Bayram şerefine bir durup düşünce
oysa bilmem ki gece nerede?
hangi toprağa saklı şehirde?

gelip kuşatsa kalp adasını
ak yelkenli gemileriyle
dikse kalesine yeşil sancağı
esmer kollu yiğitleriyle,
ossaat teslim olma mı
gönül orduları komutanı
tevhid marşı eşliğinde...

saralım filmi geriye
bakalım gözün seyrine

koca karınlı gemide
şarap rengi denizde
kan mı o, yoksa su mu
kana kana içtiğim
gömgök odisede?

yokluktan varlığa
sığına sığına
yüzdüğüm havada
uçtuğum denizde
geldiğim toprakta
sarıldığım ateşte
zünnarı kesik, ipi zinde
Ay'a sokuldum bir gece.

öptüm yüzünü ve başını
sordum varlık nerede?
ayın ve günün varlığı
anın ve anlağın varlığı nerede?
ne tütün, ne tunç, ne altın
bıraktım kuruyu ve karayı
gemi azıya aldım, çözdüm palamarı
sarp burunlardan, tekinsiz boğazlardan
kara enginlerden, fırtınalı göklerden
geldim çağıl çağıl, zârı zârı
geldim varlığın sesine,
sesinde şiire dönüşmeğe.

öptü yüzümü ve başımı
gönderdi geri gemiye.
onbeşlik bir çehreyle
bir iftar vakti geldi
ansızın solumda belirdi
sanki o aşk ben meşk
oruç açtık birlikte
su üstünde, zeytin ve incirle.

gözlerimizden öpünce gece,
döşedi altından yolu denize.
varlıktan bir nişaneyle
ısmarladı gemiyi yola ve yele.

esti batı, şişti yelken
göründü kara, güneş inerken
sarışın manzarada o güzel gölgeler
nasıl da içe işleyen hafız Sirenler
ve tüm maviler toplaşıp
karşılamaya gelmişken,
gel de yakma bir sigara
gel de yanaşma karaya!
diye ünledi yanık kürekler.

ne tütün, ne tunç, ne altın
bıraktım kuruyu ve karayı.
yoksa nasıl anlasın
Akdeniz'in asude batısı,
kanlı doğusun hâlını.

[Bayram külâhım, Ortadoğu'ya hakiki bir bayram inşallah.
http://www.youtube.com/watch?v=h1fYDBib39s]
 

15 Mayıs 2014 Perşembe

Anatolian


"maden ocağının dibinde"

mevsimsiz soğuklar
haymatlos bulutlar
ara sıcaklarda
patolojik ruhlar
somatik bulgular

"rüzgârdan başka
beni dinleyen yok"
satırla dilimlenmiş satırlar...
güzelliğin anıtı mazide mi kalmış
yoksa umudun istikbâlinde mi?
işbu cevabı arayan,
eflatuncu güzel Alman
Almanlığından da utanan...
onun gözünde bir ulus ki
sakil, kaba, mekanik, nadan
ne kadar ayaz sıfat varsa, ondan.

trajik Alman'dan
kaygusuz Türk'e...
vurdumduymaz demeyeyim yok,
nemelazımcılıktan hüküm giymeyeyim.
veya gamsız, sorumsuz, tasasız da
demeyeyim.
nedyeyim, neyleyim?
hay canına yandığım
bilmiyorum ki Türk kim?

öyle ya,
bir zamanlar Anadolulu vardı.
Anatolian, Doğulu
filmini de yaptılar hani,
Anadolu'yu uzaktan andıran.
hâlbuki son Doğulu da öleli,
nereden baksan bir asrı geçti.

Türk Doğulu idi,
o kadarını biliyorum.
seyyar bir kavimdi,
anlamazdı tarımdan, sanattan
zanaattan ve dekorasyondan.
Anadolu'ya yerleşince
Allah için o dönem çalışkan,
iyi belledi ilahi ödevini
ağbilerinden ablalarından.

ve Tanrı kültürü yarattı.
Anadolu'nun eşsiz ekini
İyonun, Türkün, Arabın, Farsın
eliyle harman yerine taşındı.
bu harmanla beslenen nesiller,
işinde gücünde mütevazı
anayola râm olmuş bahtlı
gizli bir ömür sürdü, muammalı.

har vuruldu harman savruldu.
yiğidin harman olduğu yer kurudu.
girdaptan bize ancak
çeri çöpü, kîl ü kâlı kaldı.

heyhat!
bir harmanız bu çağ
anaerkil, ataerkil, paraerkil
terakki dediğin bu muydu aga!
doğudan bakıyorum da
kömür gözlerinde
azgelişmiş bir dağdağa...

[Fotoğraf @İstanbul. Alın teri ecel terine karışmış bütün işçilere, emekçilere, sarı çizmelilere gani rahmet... Bize de acil halk olma bilinci, sapla samanı ayırma becerisi, bağcı dövmek değil üzüm yemek itkisi diliyorum külâhım. Yoksa bir cacık olmaz, ya da sadece cacık olur, o kadar.]

17 Nisan 2014 Perşembe

Hey You!


hey you!
hey sen, oradaki!
kemancı damdaki
piyade Boğaz'daki
şakayık dudaktaki
kızarıklık ruhtaki

bugün ateşe düşen
yoksa cemre mi?
hayret! ateş ateşe düşer mi?
çifte kavrulmuş nevruz
susuzları bir lâhza keser mi?
bahar dediğin canın dirilişi
ekinoks bildiğin ateşin keşfi;
havaya, suya, toprağa
ve ateşe düşen kor tanesi.

hey you!
şu çağların sükûtu
belagat mi belahat mi?
şu salına salına gelen
gelirken hurda deren
Çanakkaleli Melahat mi?

derken günler esnedi...
Mart'ın yerinde yeller esti.
Nisan'ın ensesinde boza pişti.
surun dibinden üç leylek geçti.
bakarken kanatlara içli,
beton adlı modern gulyabani
çağların estetiğini yedi bitirdi.
afiyet şugar zıkkım
harrangürra olaylar gelişti.

öyle ya da böyle
denizin yanındaki iskemlede
harap şehrin kuytu iskelesinde
tekmil sanat duyusu tetikte
bir şaheser filmi izler gibi
bir senfonik sesi dinler gibi
bir lakonik şiiri okur gibi.

hey you!
şol çağların soluğu,
vira çaldığın boru
sıfat mıdır isim mi?
daha doğrusu,
film midir fiil mi?

[Fotoğraf @İstanbul, Dolapdere]

12 Mart 2014 Çarşamba

Bulmak


dan dan dan!

dan dan dan... 
saptırmadan, çarpıtmadan
yutmadan, yuvarlamadan
yıkmadan, yalpalamadan
katıp karıştırmadan
karıp ayrıştırmadan
nasıl bahsetsem acaba
vicdandan?

anam bubam çok yaman
anlamak ve anlatmak
sadra yağmur yağmadan
vicdanı sel basmadan...

bari bir deneyeyim,
ağzımdan yel almadan.

Haziran'da ölmek zor
Venedik'te de hakeza.
Ocak'ta ve Mart'ta
ıssız sokak ortasında
ve bir otel odasında
bir hastane yatağında
bir mermiyle arkadan
tek seferde şakaktan

gene de yeğoğlu yeğdir
meydanlarda kurşuna dizilmek,
vicdan veremiyle nallamaktan!

biraz kül biraz duman
biraz arkeoloji biraz semiyoloji
biraz etimoloji biraz anlam:
vicdan hem ölümcül hem hayati
bildiğin kuantum mekaniği
"bulmak" isteyen bir münadi
[yoksa ah şu kelimelerrr
ağırayak birer haberci mi!]

kökenbilim, soybilim, ilkbilim
vicdanın arkeolojisine dikizbilim:
insanın içinde bulunan
insanın içinde bulduğu
işte fotoğrafta gösterilen bu!
elan ara ki bulasın punctum'u.

içinde gizli oku...

öyleyse oku avlayalım
haydi bulunanı bulalım
yatağın altına mı bakalım?
çekmeceleri mi karıştıralım?
gökte mi, denizde mi arayalım?
kuşa mı, balığa mı soralım?
"içimdeki buradan geçti mi?"
geçmiş olsun bacım.

dan dan dan!

zil mi çalıyor, vapor düdüğü mü?
kapı mı vuruluyor, bitki örtüsü mü?
magmada çoksesli koro öterken
içeride bulunanı bulmak
çamura bulananı çıkarmak
anam bubam, heman mümkün mü?

yok artık dan dan
bitti kapandı dükkân!
daha bahtlı kim olabilir,
herkes meyus eve dönmüşken
hâlâ sabırla kapıda yatandan?
daha onurlu kim durabilir,
içeride ölü bulunmadan vicdan
hâlâ umutla nöbet tutandan?

öyle ya,
Hamlet bile korkmuş vicdandan,
içindeki şaşmaz okla vurulmaktan.

[Siyaset denen zorba lenduhanın altında kalıp can vermiş bütün çocuklara, gençlere, insanlara Allah'tan gani rahmet, kalanlara adalet diliyorum külâhım. İnsanın içinde uyuyan bir şey var, hayır hayır canavar değil, o çoktan uyanmış "dışarıda". İnsanın içinde hâlâ uykuda bir şey var: v-c-d yani bulmak kökünden gelen, içeride bulunmayı bekleyen bir kuvvet var, adı Vicdan, adı İnsaf, adı Adalet... Tez uyana, tez buluna inşallah!

Mehmet Akif'ten daima: "Korkma!" Bulmaktan korkma!]

19 Şubat 2014 Çarşamba

Yağmak


kabz u bast
kabz u bast
kast u rast

huu huuu
evde kimse yok mu?
yahum canım ciğerim
aramızda taş kapılar,
yahut yaş perdeler...
nerede çin çin ziller?
hani kadife püsküller?
tutup çekeyim
çalıp kaçayım.

bâdehu gözyaşlarımı
viledayla paspaslayayım.

zilleri bulursam
takayım da
çıkı çıkı yapayım.
arkamdan, zilleri taktı
çıkı çıkı yaptı zavallı, desinler.
bir de haklarını helal etsinler,
si carissima, adam olana yeter.

zilin zilletini
kapı milleti nereden bilecek?
maksat adi bir asonans
aliterasyonun seslisi hani
öyle ya şiir illeti
sanatların en cins ü canisi.

şaka şaka şiirciğim,
yahum canım ciğerim,
ben seni arıyorum,
sen zilleri taktı
diyorsun filan çıkı çıkı.
aç şu yolları da geçelim.
aç su yollarını da içelim.
bırak bu yolları,
devlet su yolları.
hah işte o devlet,
çaktın sen numarayı.

yok artık,
şimdiki zaman mimozaları da açtı.
yahum bu da nereden çıktı?
hem de ne güzel açtı keranacı,
topik topik sarışınları
sanki ruhum bayılttı.
ikmal için mânâyı
bir tutam pastoral illâ lazımdı.

kışsız geçti bu kış, ne yapalım.
elan Heybeli'den hatıra toplayalım.
olmadı Roma'da partilere akalım.
ilk kadın efe Antigone
son kadın melankoli Eleni.
haydi Prometyus'tan ateşi çalalım
ve Neryus'tan lütfen denizi...
Febus'u tutalım, rüzgârı salalım,
kuruyu suyla ovalayalım.
açılan, canlanan, ferahlayan
sere serpe, yaka bağır, kıpır kıpır
önümüzdeki baharlara bakalım.

kabzayla bast.
bastıra bastıra rast.
cemre havayı güm ü güm çalıyor,
evdeysen göğün kapılarını aç.

[Fotoğraf @Paris, Bosch'un Melekleri.
"Gökler ağlamadıkça toprak gülmez"miş külâhım.]

24 Ocak 2014 Cuma

Yapmak


[kışa niyet, kara kısmet]

pırıl, ne de pırıl
pır pır pırıl
kalp pırıl, gök pırıl
Boğaz'a sere serpe
nasıl da yayılmış Akdeniz
gördün mü, yüzü gözü pırıl
böyle güneşli erbainde,
güneşi seven dahi çıldırır.

bereket, ışık zehirlenmesi
en sağlıklı hastalıktır.

sadede gelelim.
o gün rüzgâr batıdandı sevgilim
kalbin seheri, zihnin öğlesi
ruhun alabildiğine deniz seferi.
bugünse yaprak sessiz;
Ocak, güneşten uyuşmuş gibi.
lodos tamam, kafayı ütüledi.
jilet gibi nöronlar, alnı süsledi.
gayrı güneyli rüzgâr kafi,
yarın lütfen kuzeyden gelir mi?
zefirin do majör borusu öter de
kuşlara, dağlara, nehirlere
kışı, adam gibi dinletir mi?

doktor doktor Jivagom
buzdan şiir, ateşten dom!
haydi patetik maestrom,
aşkın kadim musikisini
opus bir kar senfonisini
manzarada o akkor iç çekişi
- ah! kelimeler lâl!
kristal kan, beyaz hayal!
işte o tertemiz sesi,
nârdan kara sakin geçişi
n'olur benim için tekrar çal!
tekrar tekrar tekrar çal.

aşkın giyeceği nâr,
içeceği kar imiş,
cebinde de günebakanlar.

velveleden zelzeleye
rokokodan realizme

oldu olanlar, öldü ölenler bak!
yol uzun, kısaları yak!
ne olmak, ne ölmek, ne mek mak
tek irade, tek imkân, tek sanat
tek yapılacak: sadece yapmak...

[bir de kış yapsa, tam olacak.]

[Fotoğraf @Paris. "Bin defa mazlum olsan da, bir defa zalim olma." Ali hazret (kv)
Pek isabet, net rabıta külâhım. Andre Malraux da insanları ikiye ayırmış. Hep cart diye ikiye ayrılır zaar da bu ayrım bu saça çok yakışmış: Bir yanda bir şey olmak isteyenler, diğer yanda bir şey yapmak isteyenler. Nasıl ayrım ama, uçurum gibi hey maşallah. Yarar!]

3 Ocak 2014 Cuma

Ölmek


sır, aynaya baktırır.
Aralık bulup sızar içerilere
aynanın derinliklerine...
karanlık madde
aydınlık cezbe
arkaik gülümseme
ritimdeki esrime.

bilmem nasıl diyeyim
bismillah buyur gidelim
Ocak'ı ateşlemeye...
son yaprakları da süpüren
ölü tabiatı sakinleştirmeye...
tozlar tozlara, küller küllere
bol rahmet erbainde ölenlere...

ölmek ya da ölmemek
nihayet meseleye gelmek!
her canlı ölümü tadacak elbet.
vaay ölümün tadı var demek.
acaba bal gibi tatlı mı
yoksa ağu gibi acı?
hâliyle vardır bir cevabı, evet.

ah'ın derin tarihi
oh'un gizli mazisi
öl deyince ölenlerin âlemi.
olmak mı ölmek mi
ölmeden önce bilmek mi
bir ihtimal daha var
o da sevmek mi?
ol, öl, sev
yap, işlet, düzelt
yık, kır, dök, yine yücelt.

yükseği, dipte hisset.
zilleti, izzete hapset.
alimallah harekete hicret!
işte öz, işte norm, işte hüccet:
hayat hareketse, ölüm bereket.

[Fotoğraf @Paris, Pere Lachaise]

Anneme

Benden anneme selam söyle O ki biricik annesidir  Tüm 27 yaşında ölmüşlerin, Ölünce ölümü öldürmüşlerin Ve emanet verilmişlerin Benden annem...