10 Mayıs 2010 Pazartesi

Kuyu


bir an bir kuyu peyda oluyor.
kenarına sımsıkı tutunmak
düşmeyi engellemiyor.
çıkmak için önce düşmek gerekiyor.
yan yattı çamura battı
bu oyunda işlemiyor.
kıyısından geçtim, yanından tüydüm,
ardından sıvıştım,
önünden aynen tornistan
bu şovda işe yaramıyor.
kuyu peyda oldu mu
içine eli mahkum düşülüyor.
zaten asıl hikâye düştükten sonra başlıyor.

İnsanın içinde gizli bir merdiven var. Kendisinden gizli, varlığından kişioğlu bihaber. Kuyuya düşünce, kuyu süper klostrofobik ortam bir kere, kişi daralıyor, bunalıyor, saçını başını yoluyor, kafasını duvarlara vuruyor. Çünkü o kuyunun etrafı ıpıssız ve metruk. Yakınında kendisine yardım edecek kimse yok. Bağırsa sesini duyacak kimse yok. Yanında ip, halat, nevi cihaz, alet edevat hiçbir şey yok. Cinnete beş kalıyor. Cinnete hep beş kalır zahir. Fakat o beş, beşyüz asır mıdır, beşbin sene midir, öyle uçsuz bucaksız bir vakittir vesselam. İnsan çarçabuk cinnet geçirsem de, ne kendimin, ne kuyunun farkında olsam diye düşünür. Cinnetten daha çok cinnet geçirmemekten korkar. Cinnet gelmez. Cinnet zaten cinler demektir. Cinler geçirilmez, nereden geçiriyorsun, iğne deliğinden mi? Cinler getilirip, ortam yumuşatılmaya çalışılır sadece, fakat onlar da öyle her çağırana gelmez. Gelseler de yardım edemez, öyle bir görevleri yok. Bulut gökte gider, balık denizde yüzer. Bulutu denize sokamazsın, balığı da gökte uçuramazsın diyeyim sen anla en güzeli.

Cinnet de gelmeyince, insan insanlığıyla bir başına kalı kalıverir olduğu yerde, kuyunun dibinde. Çöker, oturur, avuçlarını başıyla doldurur. Düşünür, düşünür, düşünür, içinden çıkamaz. Düşünerek şu kuyunun içinden bir türlü çıkamaz. Düşünmeyi bırakır, kendini de bırakır, belki yarı baygın... Kendini bırakınca bir ses duyar içeriden. Bir gıcırtı, bir ayak sesi, dışarıdan geliyor sanır. Gözlerini açar. Dışarıda bir şey yoktur, üstelik gıcırtı da kesilmiştir, ayak sesi filan hikâye olmuştur. Korkar, işte o zaman hiç korkmadığı kadar korkar. Korkunca yine yarı baygın... Bir ses duyar yine içinden, bir nida, gözlerini tekrar açar. Açmasıyla birlik sesin izini yine kaybeder. İlkinden daha şiddetli bir korku nöbetine girer. Gözlerini dahi kapayamaz korkudan. Cep telefonu aklına gelir, öyle ya bu avantür çağımızda geçmektedir. Ceplerini araştırır, fakat hayır cep telefonu cebinde değildir. Olsa da buradan nasıl çekecek zaten diye düşünüp avunur. Çok sıkılır, öyle bir sıkılır ki, ana avrat dümdüz ecdadına kadar söver sayar. Yetmez, ağlar, duvarları yumruklar. Elleri kanar, gözleri yuvalarında bizar, yere kapaklanır. Dövünür, dövünür de dövünür. İçindeki ses bu sefer sert bir çığlık atar. Durur, yerinden kıpırdamaz, bu sefer gözlerini de açmaz. Sesi dinler. Bir ses vermesini daha ister. Ses gelir, kalk der, uyan, uyanmış gibi yapma, harbiden uyan der. Kalkamaz yerinden, durur yine sesi bekler. Çıt yok. Nasıl uyanacağım ki, nasıl çıkacağım ki buradan? der. Ses yok. Uzun süre bekler, bu sefer içli içli dövünmeden, bağırmadan, içli içli, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Ağlar, ağlar da ağlar.

"İçinde bir merdiven var, onu kullan" diye bir ses çınlar kulaklarında. Ne? der. Anlamaz. Ne, bir daha söyle lütfen! diye yalvarır. Çıt yok. İçimdeki merdiven diye sayıklar. İçimdeki bir merdivenle dışımdaki bir kuyudan nasıl çıkarım ki diye söylenir. Yerinden kalkar, bir kuyuya bir kendine bakar. Tamam madem der, ben de oturur beklerim. Ne çabuk bir karar. Her çabuk karar gibi çuvallamaya mahkum... Sırtına duvarı verip oturur. Karar verdiği gibi beklemeye başlar. Neyi bekliyorum? diye sorar kendine. Kuyudan çıkmayı elbette gerzek! diye çıkışır. Kendiyle sürekli kavga hâlinde olması asabını daha da bozar. Ahh der, bari müzik olsaydı yanımda. Hiç değilse kendimi bu kadar çok duymazdım. Müziksiz şurdan şuraya gitmezdi. Fakat kulağında hiçbir ezgi yoktur şimdi. Sevdiklerini hatırlayıp mırıldanmaya çalışır. Mozart'ın Requiem'i gelir aklına. Ölüyor muyum yahu diye hemen kovalar. Ajda Pekkan'ın Düşünme Hiç'ini bulur kulağının derinliklerinde. Hah tam bana uygun diye düşünür. Hiç düşünmeyeyim. Nasıl hiç düşünmeyeceksem! der sonra. Piazzolla'dan ya da Jobim'den bir şeyler, ıhh, Enver İbrahim ya da Dalaras, olmaz. Celentano ve Mina olabilir mi, Coltrane ya da Badalamenti, sıkılır olmayan müzikleri aramaktan. Nasıl düştüm böyle hiçbir şeysiz kuyuya der, nasıl Allah'ım nasıl?

6 Mayıs 2010 Perşembe

Hızır


Mayıs geldi. Çat diye gelmedi. Yavaş yavaş, ağır ağır, sert mizaçlı Nisan'ın fırtınasını sıyırıp, bulutu ayırıp, göğü yarıp, gerçeği açıp, berrak berrak geldi. En berrak ay Mayıs imiş, güzelliğini nida ederek geldi. Çileğin güzeli geldi, erik geldi, kiraz geldi. Bir tatlılık, bir canlılık, bir dirilik, küllüm iyilik geldi.
İyi saatte olsunlar gitti, daha iyi saatte olsunlar geldi.
He-man şöyle dedi:
"Kıroyum ama güç bende!" rehehe,
budaklı meşe odunu gitti, yerine neşeler yatıya geldi.

Hızır'ın ilk günü.
dilekler rüzgâr gülü.
aşk ve afiyet o gülün
en güzel iki bülbülü...

Hıdırellez gelir, yaz başlar.
Hızır aleyhisselam yetişir, yol açar.
saçılmış saçları, kırışmış alınları, yapışmış dudakları sular.
yaz böyledir:
samimiyet yoksunu gönülleri yoklar,
izan yoksunu akılları karışlar,
aşk yoksunu bedenleri yıkar, paklar.
inşallah böyle yapar.
değil mi ki her bahar ölüden diri çıkar,
yazın da her diride bir ölü yaşar...

[Mare Nostrum!
aşk olsun bugün asılmış çocuklara...
rahmet olsun, mekanları nur olsun.
Deniz, Hüseyin ve Yusuf'a...
adları gibi ruhları da ışık dola inşallah.]

29 Nisan 2010 Perşembe

Korku


Korku, soluk almak ile vermek arasına yerleştiği zaman, ah o korku, önden korkutup arkadan umuda iten o korku, soluğun alınışı ile verilişi arasındaki ender ana yerleştiği zaman, işte o zaman, O'na koşulsuz, şartsız, amansız, kaçışsız muhtaçsın. Ah ne güzel ki muhtaçsın... O korku var ya o korku, kendini herrr varlıktan, her hadiseden, her gözden gizlemeyi, saklamayı, sakınmayı, örtmeyi arzulatan o korkudan kaçmayı istesen de kaçamazsın, örtemezsin, saklanamazsın...

korkunun kaynağından saklanamayacağın aşikârsa,
çanak çömlek patlaya gayrı bu saklambaçta,
saklanmaktan sakınmakta mutlak deva!
kurt olup, puşt olup dağa kaçma
civan olup, mert olup çık ortaya
bu ne uzun bir saklambaç ya!
< nihai saklambaçta işte budur esas dava >
korkudan yine korkuya sığınınca kalmaz belki korku
bir sonraki soluğa...

Nisan biterken çok korkmuşum, ah hem ne korkmuşum.
sonra soluğu gerçeğe sığınmakta almışım,
kendimi engin bir suda bulmuşum.
işte o zaman susuzluk serap,
su ise gerçek olmuş.
gerçeği ta göynümde duymuşum.
gerçek öyle bir şey imiş ki
o kadar gerçek imiş ki
bu yüzden nice imiş, çetin imiş, zor imiş.
ki tam bu yüzden baldan tatlı
sahteden farklı, ezelden bahtlı imiş.
can, ciğer, dost imiş, aşk imiş.

gerçek zor olmayaydı, gerçek olur muydu?
zor olmayana mizan kurulur muydu?
kolay olan, insana zulüm imiş
aklına kıyım, gönlüne cefa, yeteneğine eza imiş. 
insan dediğin, zoru becerdiği için insan imiş.
evet böyleyken böyle imiş.
ey güzel insan,
hâl böyleyken nereyeymiş.

8 Nisan 2010 Perşembe

Ah Güzel İstanbul


İstanbul'da festival zamanı.
Nisan hep sayıklamalar ayı.
ahh sayıklamalar...
sayıkladıklarımı ayıklayınca
ayıldım şiire serapa...

Tamara Tamara
açtın kalbimde yara

Gündüz çorbacı gece meyhaneci Rıfkı
ah bu güzel İstanbul beni benden aldı.

bilmiyorum neden,
bu coğrafyanın bu kültürü
bu adab-ı muaşereti
nasıl da ciğerime işlemiş
bilmiyorum neden...
bu şehnaz longalar, bu muhayyer kurdiler
bu hicazlar, bu rastlar
ve çalındığı fondipli sofralar...

mükellef rakı sofraları vardır hayalimde.
kalendermeşreplerin, merhametlilerin, âşıkların
birbirine yâren olduğu rakı meclisleri...
böyle meclisleri görende yüreğim sızlar,
burnumun direği burnumu yaralar.
böyle âlemleri nicedir görememek ise
ah işte bu beni gamlı yapar.

Ah Güzel İstanbul'um,
nice görkemden, nice ihtişamdan
nice fetihten, nice aşktan geçmiş
İstanbul'um...
Peygamber'in müjdesi,
âlemlerin gözdesi,
şimdilerin bedbin
ve kıpkırıp kalplisi.
ah kalbini bana ver İstanbul,
kalbine dokunan
önünde sonunda Allah'ımdan bulur!

işte bu İstanbul'dur,
bana rakıyı, bana mehtabı, bana kayığı
bana havayı, bana gamı, bana rast'ı
bana Aşkı sevdiren
işte bu İstanbul'dur.

bir günahı bile bana sevdiren
işte bu İstanbul'dur.
tövbeyi günahtan çok sevdiren de
gene bu İstanbul'dur.

içimdeki İstanbul'u yazmakla bitiremem.
İçtanbul diye bir öyküm varıdı
anmadan geçemem.
İstanbullu olmakla değil de
İstanbul'u çok sevmekle övünürem.

3 Nisan 2010 Cumartesi

Cumartesi


"kan var bütün kelimelerin altında
umulmadık bir gün olabilir bugün
bir çeşme gibi akabilir cumartesi"

Cemal Süreya.

bir çeşme gibi aksın cumartesi.
tamamlasın işleri.
işler hep eksik, noksan, natamam
zira ömür fani.

keçiyi zamana bağlamak gerek
ikisini de kaçırmamak için.

2 Nisan 2010 Cuma

Secde


bugün kendimi nereye koysam bilemedim.
annemi fazla göremedim.
güzel cumaya sığınıp sesleri dinledim.
birinden bir mektup aldım, gecikmiş.
belli ki üzerinde iç geçirilmiş.
eskiden bir b. varıdı
kitabımda da geçen
sevdiğim b'lerden...
ah! kitabım...
beni duyuyor musun?
beni dinliyor musun?
yerinde rahat mısın,
hoş musun?

bazan Habirim
haber vermiyor bana giderken
ben böyle yerimde
kimsesiz, yapayalnız, biçare
kalakalıyorum kendimle.
beni de götür a
gittiğin yere.
beni de getir a
olduğun yere.

bugün kendimi nereye koysam bilemedim.
secdedir asıl yerim,
bir türlü öğrenemedim.
ben sana vurgunum
bir türlü diyemedim.

[rahmetli Sabahattin Ali'ye...]

1 Nisan 2010 Perşembe

Nisan


Nisan... Nisan, ilk ve yeni, yeni olduğu için biraz gacır gucur. Nisan gıcırdar ve gıcırdatır. Olsun, yine de çok güzeldir. Eliot, acımasız demiş a Nisan'a, yeni acımasızdır ya ondan olabilir. Eskiye acımaz yeni. Eski eskimeseydi, hiç yeniye gerek kalır mıydı ki? Nostaljiye bayılmama rağmen, eskiyi sevmiyorum. Eskiden kalan hatıraları sevsem de, eskide kalanları sevmiyorum. Bu aralar sürekli papatya falı bakıyorum. Neleri seviyorum, neleri sevmiyorum. O beni seviyor mu diye bakmıyorum, bunu yekten gidip O'na soruyorum. Sevince çok seviniyorum.

Sevmediklerimi seviyorum. Sevmemeyi de seviyorum, sevmenin nasıl bir şey olduğunu daha iyi kavrıyorum. Diyalektik rules!

bugün bir Nisan.
neşe eşittir gam.

Kale'ye gidelim kahvaltıya
aklımız karışsın havaya.
sana bakalım sonra
durup uzun uzadıya.

Anneme

Benden anneme selam söyle O ki biricik annesidir  Tüm 27 yaşında ölmüşlerin, Ölünce ölümü öldürmüşlerin Ve emanet verilmişlerin Benden annem...