19 Şubat 2014 Çarşamba

Yağmak


kabz u bast
kabz u bast
kast u rast

huu huuu
evde kimse yok mu?
yahum canım ciğerim
aramızda taş kapılar,
yahut yaş perdeler...
nerede çin çin ziller?
hani kadife püsküller?
tutup çekeyim
çalıp kaçayım.

bâdehu gözyaşlarımı
viledayla paspaslayayım.

zilleri bulursam
takayım da
çıkı çıkı yapayım.
arkamdan, zilleri taktı
çıkı çıkı yaptı zavallı, desinler.
bir de haklarını helal etsinler,
si carissima, adam olana yeter.

zilin zilletini
kapı milleti nereden bilecek?
maksat adi bir asonans
aliterasyonun seslisi hani
öyle ya şiir illeti
sanatların en cins ü canisi.

şaka şaka şiirciğim,
yahum canım ciğerim,
ben seni arıyorum,
sen zilleri taktı
diyorsun filan çıkı çıkı.
aç şu yolları da geçelim.
aç su yollarını da içelim.
bırak bu yolları,
devlet su yolları.
hah işte o devlet,
çaktın sen numarayı.

yok artık,
şimdiki zaman mimozaları da açtı.
yahum bu da nereden çıktı?
hem de ne güzel açtı keranacı,
topik topik sarışınları
sanki ruhum bayılttı.
ikmal için mânâyı
bir tutam pastoral illâ lazımdı.

kışsız geçti bu kış, ne yapalım.
elan Heybeli'den hatıra toplayalım.
olmadı Roma'da partilere akalım.
ilk kadın efe Antigone
son kadın melankoli Eleni.
haydi Prometyus'tan ateşi çalalım
ve Neryus'tan lütfen denizi...
Febus'u tutalım, rüzgârı salalım,
kuruyu suyla ovalayalım.
açılan, canlanan, ferahlayan
sere serpe, yaka bağır, kıpır kıpır
önümüzdeki baharlara bakalım.

kabzayla bast.
bastıra bastıra rast.
cemre havayı güm ü güm çalıyor,
evdeysen göğün kapılarını aç.

[Fotoğraf @Paris, Bosch'un Melekleri.
"Gökler ağlamadıkça toprak gülmez"miş külâhım.]

24 Ocak 2014 Cuma

Yapmak


[kışa niyet, kara kısmet]

pırıl, ne de pırıl
pır pır pırıl
kalp pırıl, gök pırıl
Boğaz'a sere serpe
nasıl da yayılmış Akdeniz
gördün mü, yüzü gözü pırıl
böyle güneşli erbainde,
güneşi seven dahi çıldırır.

bereket, ışık zehirlenmesi
en sağlıklı hastalıktır.

sadede gelelim.
o gün rüzgâr batıdandı sevgilim
kalbin seheri, zihnin öğlesi
ruhun alabildiğine deniz seferi.
bugünse yaprak sessiz;
Ocak, güneşten uyuşmuş gibi.
lodos tamam, kafayı ütüledi.
jilet gibi nöronlar, alnı süsledi.
gayrı güneyli rüzgâr kafi,
yarın lütfen kuzeyden gelir mi?
zefirin do majör borusu öter de
kuşlara, dağlara, nehirlere
kışı, adam gibi dinletir mi?

doktor doktor Jivagom
buzdan şiir, ateşten dom!
haydi patetik maestrom,
aşkın kadim musikisini
opus bir kar senfonisini
manzarada o akkor iç çekişi
- ah! kelimeler lâl!
kristal kan, beyaz hayal!
işte o tertemiz sesi,
nârdan kara sakin geçişi
n'olur benim için tekrar çal!
tekrar tekrar tekrar çal.

aşkın giyeceği nâr,
içeceği kar imiş,
cebinde de günebakanlar.

velveleden zelzeleye
rokokodan realizme

oldu olanlar, öldü ölenler bak!
yol uzun, kısaları yak!
ne olmak, ne ölmek, ne mek mak
tek irade, tek imkân, tek sanat
tek yapılacak: sadece yapmak...

[bir de kış yapsa, tam olacak.]

[Fotoğraf @Paris. "Bin defa mazlum olsan da, bir defa zalim olma." Ali hazret (kv)
Pek isabet, net rabıta külâhım. Andre Malraux da insanları ikiye ayırmış. Hep cart diye ikiye ayrılır zaar da bu ayrım bu saça çok yakışmış: Bir yanda bir şey olmak isteyenler, diğer yanda bir şey yapmak isteyenler. Nasıl ayrım ama, uçurum gibi hey maşallah. Yarar!]

3 Ocak 2014 Cuma

Ölmek


sır, aynaya baktırır.
Aralık bulup sızar içerilere
aynanın derinliklerine...
karanlık madde
aydınlık cezbe
arkaik gülümseme
ritimdeki esrime.

bilmem nasıl diyeyim
bismillah buyur gidelim
Ocak'ı ateşlemeye...
son yaprakları da süpüren
ölü tabiatı sakinleştirmeye...
tozlar tozlara, küller küllere
bol rahmet erbainde ölenlere...

ölmek ya da ölmemek
nihayet meseleye gelmek!
her canlı ölümü tadacak elbet.
vaay ölümün tadı var demek.
acaba bal gibi tatlı mı
yoksa ağu gibi acı?
hâliyle vardır bir cevabı, evet.

ah'ın derin tarihi
oh'un gizli mazisi
öl deyince ölenlerin âlemi.
olmak mı ölmek mi
ölmeden önce bilmek mi
bir ihtimal daha var
o da sevmek mi?
ol, öl, sev
yap, işlet, düzelt
yık, kır, dök, yine yücelt.

yükseği, dipte hisset.
zilleti, izzete hapset.
alimallah harekete hicret!
işte öz, işte norm, işte hüccet:
hayat hareketse, ölüm bereket.

[Fotoğraf @Paris, Pere Lachaise]

27 Aralık 2013 Cuma

Olmak


özünü aşaman
diğer her şeyi aş
ötekini ve berikini aş
dünyayı ve kendini aş
hepsini aşabilirsin
aşırabilirsin, aşırtabilirsin.
hatta asılabilir, asabilirsin.
özünü aşaman ama
artık bundan emin olabilirsin.

öyle ya, badem tohumundan
ceviz meyvesi bekleyemezsin.
önce bademi devşir de
sonra mümkünse ceviz de ekersin.

kâh havas aklı, kâh halk ağzı
ki ben severim halkla ilgili olanı.
insan önce fert mi olur yoksa halk mı
karıştırırım bile bazı bazı.

hem halk hem halkçı da olunur
susturmak için devlet denen aygıtı:
detone, transpoze, absürt
acayip sesler çıkararak çalışanı.
hem öyle bir olunur ki halkçı,
hem sosyalist hem hikmetist
[hem sosyalci hem dinci]
maddi manevi ayarlamak için,
erkle sapıtanları, güçle azanları.
tabiatın hizasına sokmak için,
çukur kazanları, yolu bozanları.

önünde sonunda ütopya,
bildiğim tek devlet Eflatun boyalı.

[ütopya, fakirin ekmeği]

insan dediğin böyle
halk da olur, millet de, fert de.
başka şey olur mu hariçte?
hele bunları olsun da
gerisi kusur kalsın diyen olabilir mecliste.
rastlanabilir, anlamam köylüyüm diyene de.

hepsinin altında ve üstünde
insan, "olmakla" memur fikrimce.
cebren, zoraki, metazori
mecburen, emrivaki, oldubitti...
yok, bu sıfatlar taze bitti.
mükellefin manası değişti.
olmak ya da olmamak meselesi
bu kadar basit olabilir mi?

olur olur, o da olur.
olana kadar olmak zordur.
zor bulunana talep çoktur da,
zora rağbet ender bulunur.
ve cümle yeniden kurulur:
olmak ya da olmamak meselesi
bu kadar çetin olabilir mi?

basit ya da çetin ne ki?
ontolojik derdi derenler
allasen söyle kaç kişi?
olmanın derdi kimi gerdi?
onca olan arasında
olmamayı kim anlayabildi?
olmayı dert edinmek ya da
olmamayı dert edinmemek
işte insanlığın garip tarihi!

olmak mı dersin
yoksa ölmek mi?
bir ihtimal daha var
o da ne mi dersin?
ikisi arası bir sezgi.
ne var ne yok?
varla yokun karesi.
ikisinden de hâllicesi.

oysa,
olmakla aramızdaki
anca,
içli bir aşk hikâyesi.

dünya da,
ol deyince olanların
bağı bahçesi.

neticesi,
özünü aşaman
hele haddini, hii!

[Fotoğraf @Paris.
Külâhım, büyük şair Mehmet Akif'i de analım, ruhu şad olsun. O da dertleniyordur ihtimal memleketin hâline. Sıkı Arnavut, hakiki vatanperver, harbi halkçı, net insan:

"İlahi, kimsesizlikten bunaldım, aşina yok mu?
Vatansız, hanumansız bir garibim... Mülteca yok mu?
Bütün yokluk mu her yer? Bari yok der sada yok mu?"
...
"Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe!' desem, sığmazsın."]

25 Kasım 2013 Pazartesi

Alâka


"Ruhun deniz dinginliği"

ah! ne de çoklar
tınılar, mısralar, satırlar
bölük bölük, saf saf, sıra sıra.
Adem'den bu yana,
asırlardır süren ulvi sanatta,
hem varsıl hem yoksul
eski güzel zamanlar,
yeni hâlsiz çağlar.

kim söyledi, anımsamıyorum.
biliyorsun, bilmiyorum.
ne zamandı hakikaten
böyle güneşli bir Kasım?
onu düşünüyorum.
kuzeyli bir rüzgâr
maziye savururken güzü,
hatıramda renk cümbüşü,
ak mendille uğurluyorum.

yavaş yavaş
ah! ne de yavaşlar
ânı adımlayan ayaklar.
aynada kimi karaltılar,
kabak tadı veren
pörsümüş kuruntular.
rap rap, zap zap, zapturapt
sahneyi dağıtan ilahi aygıtla
huzura kavuşmuş tragedyalar.

İstanbullular ve Romalılar!
dağlılar ve adalılar!
zamanlı ve mekânlı mahluğa
ansızın ve lâmekân bir sevda.
tembel ve asabi insana
cevval ve asude bir yuva.
hilâlin kızıla boyandığı,
eşsiz ve süresiz bir ânda.

1900'ün başında,
oynuyor çocuklar sınıfsız
cömert buğdayların arasında.
ataları arasında sarp uçurum
biri parya, öteki kral çuluyla.
taç ve asa
taş ve sopa
biri altından, ötekisi tahta
aynı eşya: eteğini sıyırınca.

tahta, altından çevik
adalet arenasında.
kodu mu oturtur anlayana.
vurmaya kalksan altınla
cimri yerlerin ağrır,
kıyamazsın eteği pahalıya.

öyle inince kallavi sopa
devrilince taht kralın başına
parya, hep paryalığa talim
yeni gözdemiz rüküş burjuva!
metalik avazlarla doğdu
toprağa ve dimağa makkina,
organik efendi öldü ya,
yaşasın sanayi devi ağababa!

2000'in başında,
hani milenyum masalları
hani hikâyeler hep konformista.
kuramlar ve kavramlar mahzun,
bilgiler ve fikirler hepten çorba.
sosyalizm demode, şeriat kiç
kanaat ve zanaat çıkmış ıskartaya.
kültür ve sanat, vah eski bir manzara.
sağcısıyla solcusu aynı dükkânda,
melun liberal stayla
artık tek tarz, yegâne moda.

ol lâhza güneş doluyor Boğaz'a,
Kasım aheste geçerken karşıya
ah! ne de mutlular
garipler, yolcular, suskunlar.
satirleri Sokrat öldürmüş
öyle diyorlar,
bu arada.

[Fotoğraf @Safranbolu]

4 Kasım 2013 Pazartesi

Kök


hele bi' Ekim geçsin,
koşarak Kasım gelsin.

bekliyorum bulut geçsin
bekliyorum rüya geçsin
bekliyorum ohâl geçsin.
gözümden şehirler
zihnimden vakitler
kalbimden gemiler
bekliyorum bu da geçsin.

abrakadabra!

bal rengi manastırın bahçesinde
ruhani zeytinlerin gölgesinde
Mardin'de babamın okuduğu lise
dedemin bir ömür çalıştığı postane
çölden Akdeniz sokulmuş meğer
gizil ve ketum köklerime.

Mezopotamya'da bir gece
değirmi Prenses doğdu lâciverde.
Pers sotaya yatmış şark yönünde
Roma şan peşinde garp göğünde
ortasını almış da yatmış Antiokhus,
varsıl ovaların sadık tepesine.

tepeden inerken çakıl sesinde
yorgun fikirler düzlüğünde
uzaktan bir ağaç sesleniyor
dur yolcu, gitme!
evet, dualarım seninle
hayır hayır, gitmeliyim
nârın yâr olduğu uzak yere!

Ay'dan çıkarken zefir sesinde
saat gibi kurulmuş seferde
bıçak gibi kesilmiş nefeste
hani kurbanın nerede?
işte baş işte kan işte gövde
evet evet, ölmeliyim
sanki Arafat'a yakın bir yerde!

asırlar geçmiş bazan pupa yelken,
bazan aheste...

fıstık gibi topraklarda
miss gibi uyku çekenlerin şerefine!

abrakadabra!

selam aziz İstanbul, n'aber?
şükür geldim gene sinene.
uyut ve uyandır beni
tıngır mıngır, zangır zangır
Boğaz'ın ahşap beşiğinde.

güz renklerinde,
romans havası eşliğinde...

Ay, güneşi örttüğünde
bu klas gösteriyle
koca sene geçtiğinde,
bir seyir hatırası sevgiliyle
ve hoş bir sada kubbede.

bekliyorum geçenler geçsin
kalan yollar bizimle...

[Fotoğraf @Adıyaman, Nemrut]

1 Kasım 2013 Cuma

Sahne


[Ekim'den...]

Kınalı'yı ve azıcık Burgaz'ı
Yassı'yı ve Sivriada'yı
nam-ı diğer Hayırsız'ı
sürgün çomarın tutmuş ahını
kız gibi kuleyi ve Haydarpaşa'yı
hatta Saray'ı ve Ayasofya'yı
enginde belirmiş Yalova'yı
bulut yığılmış güneyli garbı
garbın afakını sarmış sıkıntıyı
şarkın sofrasını yutmuş arsızlığı
görüyorum ve artıyorum,
sabrı kastediyorum, sabrı.

Üsküdar'ı ve sürgit Salacak'ı
Beylerbeyi'ni ve Çamlıca'yı
Sultantepeli ebedi âşıkları
Kuzguncuk'u ve Bağlarbaşı'nı
anadan yurdum bonkör toprağı
her ağacı bin deva "orman"ı
çocukluğu, gençliği, yaşlılığı
İcadiye'de kalbi tutuşanları
Moda'dan kayıkla açılanları
Nakkaştepe'den denize bakanları
teker teker cümle hatırayı
görüyorum ve artırıyorum,
Allah'tan hatırlıyorum, hamdı.

derken gün geçiyor
zaman dönüyor
bulutları süren poyraz
gözlüğümü parlatıyor.
Boğaz'a demirlemiş gemi batıyor
aylandız ölüyor, şehir çöküyor
deniz yanıyor, Ay sönüyor
dekor devriliyor, sahne değişiyor.
göremiyorum ve artırıyorum,
korkuyu, dehşeti, kaygıyı, hicabı.

hey şaşkın Hacivat,
yıktım perdeyi eyledim viran
var sahibine haber et heman!

gelsin tutuklasın beni elan!
suç âletimi vapordan
orta suya atmadan...

Hülâsa

yola çık! yol açık.  her şeyi unut! her şeyi umut.