14 Aralık 2011 Çarşamba

Davet


Aralık aralandı.
yâr kafasını uzattı.
dedi: yeter, gelmiyor musun?
geliyorum geliyorum, dedim.
baktım anahtar, ocak, buzdolabı
sıkıcı kontrol mekanizması.
yâr dedi gene:
yeter! gelmiyor musun...
beni mi seviyorsun,
yoksa hâlâ kendini mi
dinliyorsun?

Tosca çalıyordu o lâhza.
bakışımda bir gemi alargada
diğeri ufukta apazda.
duvarda Prado'dan Brueghel ve Goya.
elimde mekik ağ dokuyordum
kurşun ve mantarla.
miskinlikten Mışkinliğe
belki sonra pişkinliğe
terfi olmayayım yok,
kastım sadece
veryansın tembelliğe...
iştiyakım sade:
rakik ve dakik bir varlığı
nakış nakış işlemek biteviye.

kafamdan aşağı
bin kova aşk dökülünce
işi gücü bırakıp koştum
yârin davetine.
oysa ah nasıl müştaktım:
yelken direğinin tepesinden
âlemi izlemeye.
ve elimde kalem
engin kelimelerle
yârin çehresini çizmeye.

yolda dur! dedim yâre.
bu gelen ben değilim!
bırak, kızıl çizmelerimi giyeyim.
müsaade, vasıtamı eyerleyeyim.
sonra da ekru yoluma gideyim.
ezeli kırık kalbimi
destur, ebedi tamir edeyim!
ve sana yekpare aşkımı dipdiri,
öylece dupduru hediye edeyim.

ey benim hakikim,
bildir de ben
geceden önce bileyim:
arık eşek mi yoksa
yağız beygir mi bineğim.
ey benim ilâhim,
uyandır da ben
seherden önce göreyim,
doludizgin binip gideyim.

[selam İbn-i Arabi'ye,
kelam, sahibine.]

7 Aralık 2011 Çarşamba

Zihin Açacağı


sema titredi, gök kapandı.
tertemiz su
ağaçların şakaklarını yıkadı.
perdeler açıldı, tüller kapandı.
kaçık pus Boğaz'ın yakalarını
sapasardı fırdolayı.
hüzünzam makamından çaldı,
gırgırla gırgır geçerken
avlanan balığın hatırası.

içimdeki Grek ayaklandı.
Marika ağladı, rebet başladı.
ciğerim nikotinden hıçkırdı.
üzülme canım ciğerim,
iste sana kafesi orman ederim.
pas tutarsa demir nefesim,
ben sırtımı havaya veririm.

derken,
bir ikindi vakti
aşkla aşık atarken
maşuğuma yakalanırım.
kişi, sevdiğiyle beraberdir
der mihmandarım,
ben fersah rahatlarım.
tel dolaptan zihin açacağını kaparım,
ve Telli Baba'dan tozlu gelinliği.
zihin açacağıyla hafızamı yoklarım.
gelinliği seks pembesi bir anda
hırsla parçalayıp hınçla paralarım.
yitmiş seraplardan serapa daralırım.
zihnimi burnuma çekip kafa yaparım,
gelinliği de üstüme çekip kefen.
duvak nerede dersen,
duvara yapıştırdım yersen.

Leyla yok, Mevlâ verelim.
bugün Mecnun günü,
kavruk helvasını yiyelim.
Leyla yoksa ben de yokum diyene
Mevla da senin olsun
Leyla da lokum diyelim.
kendimizi orada bırakıp
secdeye tırıs gidelim.

kapansın kapılar
açılsın duvarlar
mağara gibi sussun dudaklar
ve biz dakikalar ve asırlar boyu
uzamış vuslatlar izleyelim.
ne edelim bu kış bu duman,
şehirde sağalmamış memeler
ve sarkık karınlar
akacak kanı olmayan.
ne edelim keçisiz ve balıksız
dağsız ve denizsiz
tebessüm sebebi bulamayan.

ne edelim bu yağmayan kar?
düşünen ayva ve çalışan nar.
allasen tembeli azadan kopar.
ve neyse onlar,
beni onlardan kurtar!

[Fotoğraf @Paris]

6 Aralık 2011 Salı

Lâhza


bir seher vakti
semanın sarışın bukleleri,
bulutlara dökülüp
gözün alevden yatağında,
müebbet bir huzura
engin bir iştiyaka
serapa bir arzuya dönüştü.

ben bu dönüşü,
belleğimde bir aşk anısı
gönlümde bir mazi sızısı
kalbimde bir hançer kabzası
gözümde apansız ışık baskını
hayalimde bir alesta fermanı,
misliyle misali hissettim.
maziden istikbale yürürken
gafletin amansız kucağında
derin soluyup, deniz iç çektim.
toprak, ateş, su, hava
papura, nagant, ırıp, ökse.
bu avara hâlle,
elimde elham, dilimde çekiç
şimdi sokağından transit geçiş
an mahallesinden vın turizm
peki nereye kadar tın lirizm...
diye diye
zaman soluyup, vakit dinledim.
Akdeniz tutulup, Ay seyrettim.

derken...
cümlemi alıp cümlesini bıraktım
seherin bir vakti.
kederin işini kadere,
ışığın işini güneşe,
aşkın işini mucidine,
bıraktım bıraktım bıraktım.
rahat, serbest, hürt!
bıraktım...
o lâhza bana,
şiirin içine dalmam buyruldu.
el mahkum dil gardiyan,
pruvadan atladım.

[o vakit külâhım,
beni yâre götüren kıyakçı kayığa
şihir adını taktım.]

3 Aralık 2011 Cumartesi

Hoşaf


bu güz güller açmadı.
sen gülmeyi bıraktın mı?
yoksa,
denizi, ağacı ve ufuğu
hisliyi, kanatlıyı ve kokuluyu
yaşamadan yaşlandın mı?

rafa mı kaldırdın aşkı?
bari kendini de
çocuğun erişemeyeceği yere
sakladın mı?
kalbini gömdüğün şu taş duvarı
görür görmez tanıdın mı?
daha derine fayrap edip
daha engine feryat edip
daha genişe ulaştın mı?

ağlamaktan yorulduğunda
ağlamamaktan korktuğunda
başını yaslayacak bir aşk yastığı
ayağını örtecek bir merhamet yorganı
kafanı açacak bir feraset çarşafı
uykuna mihmandar olmadığında
âlem sana daraldı.
dünya sana darıldı.
iblis sana sarıldı.
kalakaldın önünde bir kase
yancık hoşafı.
peki a kıt akıllı,
eşek hoşaftan anlar mı?

olabilir mi acep
ömrün nihai manası
hoşaftan kim anladı?
sorusunun cevabı...

11 Kasım 2011 Cuma

Dön


ilerleme, gelişme, dönüşüm...

dönüşüm diyalektik olacak.
gelişim bahtiyar edebilir.
gidişim acı gelebilir.
ilerleme ise küllüm yalan,
dolan da öyle gel
sen cağnım anam bubam.

çağda ve toprakta
sürgünsüz dönüşüm filan derken
tuhaf kavramlar cumhuriyeti kurdular.
tarihin ayağını kaydırdılar.
coğrafyanın kalbini kırdılar.
sosyolojinin damına su kaçırdılar.
horozumu gamdan gama uçurdular.
zahiren susuz yazlar ve olmayan balıklar,
batınen kokuşmuş hazlar ve kurbanlık kazlar.
Allah'tan bayram hakiki ve hakikat.
cuma, yetişip kurtaran hilkat.
tüm bu nümayişin yegâne sebebi de
görünmez ve bölünmez bir firkat.

oda müziği başlasın şimdi,
sonatlardan Hucurat...

5 Kasım 2011 Cumartesi

Ayva


dağılınca varlık
sağalır mı sayrılık?
acaba yağar mı yağmur
-bu güz-
sakin ve ılık...

Celentano ne kadar tanıdık.
İtalyanlara temayülüm apaçık.
İspanyollara hastayım,
bayılmaktayım Yunanlara da.
Farsileri ellerinden öpüyorum.
Saadet Asrı'ndan maada
Araplara ekseri içerliyorum.
İngilizler Allah'a havale,
Fransızlar zarif nevale,
Ruslar eksantrik divane.
tekniker Almanlar ile
avare Türkleri ise,
ne etsem bilemiyorum.

melâli anlamayan nesli
ne gam,
kendi hâline bırakıyorum.

flaş flaş fâş!
Madeleine Kilisesi'nde Ave Maria
Paris'in süslü ormanlarında florya
kaç asırlık meşeler
kayınlar ve kavaklar
sarı kırmızı yapraklar
güller ve budaklar
derken
kadim altın ayvası damakta
zaman, Alplerin bostanında
mekân, eski Paris'in gotik duvarında
Mona Lisa özel parçaysa
Gericault nadide havsala.
bakınca Rodin'in murcuna
kalpte estetik bir curcuna,
katılmak sakin ruhlara
caza hasret forsalara...

gel gidelim sonra
güzü gözlediğim yollara...

[Fotoğraf @Paris, Ver-Sur-Launette]

14 Ekim 2011 Cuma

Kayıt


kayıttayız
14 Ekim Cuma
fırtınalardan Meryem Ana
peygamberlerden İşaya
Ay bozuk atmada bana
nefesim buruk kırık
ciğerimi hart diye avuçlasa
ya mübarek İsa.

kayıttayız
yaz deftere bin daha
fırtınalardan kırlangıç
salâda cesur dalgıç,
bir balığa vurgunmuş,
öyle diyor kesik kıç.
kraliçe lüfer ya da kral orfoz,
acaba hangisi?
Boğaz'da balık kalmadı ki
Akdeniz desen eskil deniz
prehistorik torikler, histerik omega üççüler tarafından
derdest edileli kıtı kıtına üç deniz yılı geçti.
peki Omega kimdi?
Zülkarneyn ya da İskender fark eder mi?
netçede hadisenin elifi,
Helenistik hüznün Diyojen feneri.

bir gün de denizden bahsetme vre
diye kızdılar bana karacılar!
havacılar çekimser kaldı
behemehal onlar da denize yanıklar.
karacılara da akyalar darıldı
dediler yemesinler bizi o vakit
kafalarımızı ilik gibi emmesinler.
bilmiyorum neden
kızımın adı lüfer, oğlumunki lucifer
oğlancılar kızdı bana bu sefer
ben de oğlancılara kızgınım zaten
hacımın evladı, bana izbe işlerden
bahis açma lütfen,
her şeyi duymak beni yoruyor
her şey olmayınca da bir şey kaçıyor.
günler böyle harrangürra akıp gidiyor
ağır ağır koşan kışın çetinliği
oğlak gözümü korkutuyor.

suçluyum ve cezalıyım
engin bir sızı bu lâhzadan payım
yârin kadim hırkasını atmışım
hissiz cahilliğimden bunalmışım
kışa hazırlıksız yakalanmışım
sevmediğim ne varsa yapmışım
sevdiklerimden işbu yüzden
alabildiğine ırakmışım
yanabildiğine firâkmışım

Anneme

Benden anneme selam söyle O ki biricik annesidir  Tüm 27 yaşında ölmüşlerin, Ölünce ölümü öldürmüşlerin Ve emanet verilmişlerin Benden annem...